« Önceki |

9/11/2009

Çalıkuşu Kitap Özeti - Reşat Nuri Güntekin

  Evleneceğinden önceki gün Feride nişanlısı Kâmran'ın daha önceden kendisini aldattığını öğrenir. Bunun üzerine Feride kaldığı teyzesinin evini terk eder ve Fransız Lisesi'nde aldığı eğitime güvenerek Anadolu'da  öğretmenlik yapmaya karar verir. Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde öğretmenlik yapar. Bu görevi sırasında Feride Anadolu insanının sorunlarıyla karşı karşıya gelir. Genç ve güzel bir kadın olan Feride gittiği yerlerde rahata eremeyecek sürekli yapılan dedikodular nedeniyle günleri üzüntü içinde geçecektir.

KİTABIN ÖZETİ:

          Feride hareketli, yaramaz ve aynı zamanda da dışarı hiçbir zaman vurmasa bile duygusal bir kızdır. Üç yaşına kadar Musul'da yaşamış olan Feride buradaki kuraklıktan dolayı ailesi ile birlikte Kerbelâ'ya göçmüştür. İstanbul'a göçmeden önce altı yaşındayken annesini kaybeder. Bundan sonra Feride teyzesinin yanına İstanbul'a gelir. İstanbul'da yeni akrabalarıyla tanışan Feride, burada da yaramazlıklarını sürdürür. Yalnız bir tek Besime Teyzesinin oğlu olan Kâmran'a karşı çekingenliği ve cesaretsizliği vardır. Kâmran ise yaşça Feride'den büyüktü ve çok uslu ve ağırbaşlı biridir. Feride dokuz yaşındayken de büyükannesini kaybetmiştir. Sonra Feride on sene boyunca okuyacağı Sör Mektebi'ne yazılır. Okula başladıktan kısa bir süre sonra da babasını kaybeder. Yaramazlıklarına okulda da devam eden Feride   bu yüzden arkadaşlarından ayrı bir şekilde tek başına oturtulmuştur.

          Feride birçok kişinin cesaret edemeyeceği işlerde yapardı. Meselâ her teneffüs okullarındaki ağaca tırmanır ve daldan dala atlardı. İşte bunu gören muallim ona 'Bu kız insan değil ÇALIKUŞU'  diye bağırmış ve o günden sonra Feride'nin adı ÇALIKUŞU olarak kalmıştır.

          Feride ile Kâmran genelde birbirleriyle kavga ederler. Ama ikisinin esas ilişkisi Feride'nin yine ağacın üstündeyken bir akşam Kâmran ile Neriman adında dul bir kadının konuşmalarını duymalarıyla başlar. Bu günden sonra Kâmran Feride'den  korkmaya başlamıştır ve ona, bu olayı kimseye anlatmaması için, düzenli aralıklarla hediyeler gönderir. Fakat bu hediyeler Feride'yi kızdırıyordur. Bir yaz Feride Tekirdağ'a başka bir teyzesini yanına gider. Teyzesinin kızı Müjgân Feride'nin çok sevdiği, ağırbaşlı ve Feride'ye ailede tek söz geçirebilen kişidir. Feride okulda, arkadaşları kendi sevgililerinden konuşurlarken o da konunun dışında kalmamak için, Kâmran'ı kendi sevgilisi gibi anlatmıştır. Feride bunu Müjgân ablasına anlattığı zaman , Müjgân, Feride'nin Kâmran'ı sevdiğini anlar ve her zaman Feride'nin ağzından Kâmran'la ilgili laf almaya çalışır. Kâmran Müjgân'ın da düşündüğü gibi o yaz Tekirdağ'a gider. Bir gün salıncakta sallanırken Kâmran Feride'ye evlenme teklif eder ve daha sonra nişanlanırlar.

          Feride Müjgân ablasının önceden de tahmin ettiği gibi Kâmran'ı çok seviyordur fakat nedense Kâmran'a karşı çok çekingen davranıyordur. Onunla yan yana gelmemeye özen gösteriyor ve doğru düzgün konuşmuyordur. Kısaca Kâmran'dan kaçıyordur.

          İstanbul'a döndükten bir süre sonra Kâmran, amcasının teklifini Feride ile birlikte değerlendirir ve en sonunda memuriyetini yapmak için amcasının yanına Avrupa�ya gitmeye karar verir. Bu memuriyet dört sene olmasına rağmen ikisi için de çabuk geçer. Fakat düğüne üç gün kala hiç beklenmedik bir olay olur. Feride bahçede dolaşırken kapının önünde siyah çarşaflı bir kadın görür ve o kadın Feride'ye  Kâmran'ın Avrupa'da başka bir kadını sevdiğini söyler. Yanında Kâmran'ın yazdığı bir mektubu getirir. Bu olayı öğrenen Feride derhal evi terk eder ve kendi hayatını kurmak ve yaşamak için Anadolu'ya gitmeye karar verir.

          İstanbul'dan çıkmadan önce Feride annesini dadısı olan Gülmisal Kalfanın evinde kalır. Yaklaşık bir bir buçuk aylık bir beklemeden sonra Bursa'nın merkez rüştiyesinde Coğrafya ve Resim muallimliğine tayin edilir. Fakat Feride Bursa'ya gittiğinde bir başkasının daha aynı göreve atandığını görür. Bir aylık bir beklemeden sonra bu görev Feride'ye çıkartılmıştır. Fakat Feride müdürün ısrarcı teklifleri ve diğer öğretmenin ağlayışları ile hazırlanan bu tuzağa, hayat tecrübesi olmadığı ve kalbinin çok temiz olması nedeniyle düşerek, görevinden istifa edip Bursa'nın yakınında Zeyniler Köyünde muallimliğe geçer. Müdürün Feride'yi kandırmak için öve öve bitiremediği Zeyniler Köyü daha doğru dürüst yolu olmayan hatta okulu bile ahırdan bozma bir yerdir.

          Feride önceleri hiç sevmediği o can sıkıcı ve karanlık yeri alıştıkça sevmeye başlıyordur. Bu köyde hemen derse başlamış ve öğrencilerle iyi ilişkiler kurmuştur. Fakat öğrencilerinin arasında Munise adında bir kız onu çok etkilemiştir. Bu kız babası ve ablasıyla kalıyordur. Bu kızı çok sevdiği için onunla diğerlerine oranla daha fazla ilgileniyordur. Bir gün Munise bir kabahat işler ve babası onun üzerine yürüyünce evden kaçar. Karlarla bir gün boğuştuktan sonra Munise Feride'ye sığınmaya karar verir. Feride bu olay üzerine, Munise'nin  babasından da izin alıp onu evlatlık edinir.

          Feride her geçen gün bu küçük köye alışmaktadır. Bir gün köye bir müfettiş gelir ve okullarını ziyaret eder. Daha önceden de belirttiğim gibi ahırdan bozma bu okulu müfettiş gördüğünde bu okulda ders yapılamayacağını söyler ve okulu kapatmaya karar verir. Feride'ye ise onu başka bir okula tayin edeceğini söyler. Feride, Maarif Müdürünün yanına gittiğinde müdür ona açıkta yer olmadığını söyler. Ama müdürün odasında eski bir arkadaşını görüp, onunla Fransızca konuşmaya başlayınca bu olay sayesinde Bursa Darülmuallimatında çalışmaya başlar.

          Feride bu okulda da çok mutlu olmuş ve yine öğrencilerle çok iyi ilişkiler kurmuştur. Artık Feride çok güzel bir genç kız olmuştur. Bu güzelliği nedeniyle kendisine Bursa'da 'ipekböceği' ismini takarlar. Okul çok iyi gidiyordur fakat okulda çok sevdiği ve kendisine çok yakın hissettiği Şeyh Yusuf Efendi, Feride'ye aşık olmuştur. Üstelik bunu Feride'den başka herkes bilmektedir. Bir gün bunu bir arkadaşı Feride'ye söyleyince Feride çok utanır ve artık insan içine çıkamaz olur. Çünkü Şeyh Yusuf hastalanıp ölünce Feride'ye herkes suçluymuş gibi bakar ve Feride buna daha fazla dayanamayarak Çanakkale'ye gider.

          Maarif Müdürünün emriyle Çanakkale Rüştiyesi'ne emri çıkan Feride, Munise'yi de alarak Çanakkale'ye yerleşir. Fakat güzelliği burada da herkesin dikkatini çeker ve bu sefer ona 'Gülbeşeker' ismini takarlar. O çevrenin en zengin ailesinin kızlarının öğretmenliğini yapan Feride, kızın da isteğiyle konağa davet edilir. Fakat bu davetin sebebi başkadır. Konağın sahibi Nerime Hanımın  amcasının oğlu İhsan, Feride'yi beğenmiştir. Davetin esas sebebi evlenme teklifidir. Fakat Feride bu teklifi herkesi şaşırtacak şekilde reddeder. Bu olaydan kısa bir süre sonra Hafız Kurban Efendi adında evli bir adamdan daha evlenme teklifi alan Feride bu teklifi de reddeder. Tabii Feride artık sokağa çıkamaz olmuştu.

          Bir süre sonra da Nazmiye adında bir arkadaşının davetini iyi niyeti nedeniyle kabul eden Feride başına neler geleceğini bilmiyordur. Arkadaşı Feride'ye nişanlısını ve nişanlısının en yakın arkadaşı olan Burhanettin adında birini tanıştırır. Daha sonra yemeğe indiklerinde bütün salon Burhanettin ve Gülbeşeker diye inliyordur. Bu davet aslında Burhanettin Bey ile Feride'nin arasını yapmak için düzenlenmiştir. Bu olaydan sonra Feride artık Çanakkale'de de daha fazla kalamayacağını anlar ve okulun müdiresinin birkaç yakın arkadaşı ile görüşmek için İzmir'e gider.

          Fakat burada işler istediği gibi gitmez. En sonunda oranın en zenginlerinden birinin kızlarına Fransızca dersi vermeyi kabul eder. Artık Feride ve Munise köşkte kalıyorlardır. Fakat köşkün sahibinin oğlu Cemil Bey gece Feride'yi merdivenlerde sıkıştırır. O evden ayrılmadan önce Kâmran'ın önceki yaz evlendiği haberini alır. Daha sonra Maarif İdaresine gittiği zaman Kuşadası'nda Türkçe ve resim muallimine ihtiyaç olduğunu öğrenir. Feride bu görevi kabul ettikten sonra, Anadolu yolculuğunda son durağı olan Kuşadası'na hareket eder.

          Kuşadası'nda okulu istediği gibi yöneten Feride burada da mutluluğu bulmuştur. Ancak Kuşadası'na gittikten bir ay sonra muharebe başlar ve okul,  kumandanlığın emriyle hastaneye dönüştürülür. Feride, daha önce Zeyniler'de tanıştığı bir doktoru, Hayrullah Bey'i, burada tekrar görünce, onun ısrarı sonucu hastane de hemşirelik yapmaya başlar. Hemşireliğe başladıktan bir ay sonra Feride'nin hastası İhsan Bey olur. İhsan Bey muharebede ağır yaralanmış ve ameliyat edilmiştir. Feride hem İhsan Bey'e acıdığı hem de Kâmran'ı unutmak için, İhsan Bey'e evlenme teklifi etmiş fakat kendine acındığını anlayan İhsan Bey bu teklifi reddetmiştir.

          Muharebe bittikten sonra mektep tekrar kurulur ve Feride 'Müdire' olur. Fakat acılar burada da Feride'yi bırakmaz ve Feride Munise'yi toprağa vermenin üzüntüsü ile tam on yedi gün boyunca kendine gelemez. Onun bu durumunu gören ve onu bir kızı gibi seven Hayrullah Bey, Feride'yi iyileşinceye kadar bekler ve onu yanına alır. Bu olaydan sonra Feride artık Hayrullah Bey ile birlikte kalmaya başlar. Fakat Feride'nin Hayrullah Bey'in yanında kalması halk tarafından hoş karşılanmaz ve ikisi hakkında kötü dedikodular çıkar. Bunun üzerine Hayrullah Bey dedikoduları engellemek için Feride ile evlenir.

          Feride ise evlenmeyi kabul ederken hayatında ilk ve tek sevdiği Kâmran'dan da ayrılmış oluyordu. Bu durumu anlayan Hayrullah Bey ölmeden önce son isteği olarak Feride'den  İstanbul'a  gitmesini ister ve Feride'ye Kâmran'a iletmesi için bir mektup verir. Bu mektupta Kâmran'a Feride'nin kendisini ne kadar sevdiğini yazar. Ayrıca mektubun içine bu kitabı oluşturan Feride'nin günlüğünü de koyar.

          Feride bu son istek üzerine İstanbul'a gittiğinde Kâmran'ı ne kadar sevdiğini bir kez daha anlar. Kâmran'da evlendiği kadını kaybetmiştir. Ayrıca Kâmran evlense bile yalnızca Feride'yi sevmiştir. Kâmran bu günlüğü okuyunca Feride'nin de kendisini sevdiğini anlar. Bunu amcasına anlattığında amcası ve Kâmran, Feride'nin haberi olmadan kadıya giderler ve nikâh kıydırırlar. Böylece Feride bu kadar acıdan sonra haberi olmadan hayatta en çok istediği kişiyle evlenir ve en sonunda mutluluğu bulur.

9/11/2009

Ateşten Gömlek Roman Özeti - Halide Edip Adıvar

Peyami, dışişleri mesleğini seçen bir gençtir. Bacaklarını kaybetmiştir. Hatıralarını yazdığı sıralarda, kafası da açılacak, içeride kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.

Peyami'nin uzak akrabası olan Ayşe, İzmir'den, onunla evlendirmek üzere İstanbul'a davet edilmiş, ama Peyami istememiştir. Bunu üzerine, onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiç bir zaman Peyami'yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Dolayısıyla bir başkasıyla evlenir. Ayşe'nin kardeşi Cemal de subay olan akrabadır. Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsan ile Mütareke'nin ilk zamanlarından beri çok iyi anlaşmaktadırlar. O sırada hepsi İstanbul'da bulunmaktadırlar. Peyami'nin annesi, Şişli'deki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, söz geçiren bir kadınıdır. Kadınlar arasındaki propagandayı o idare eder. İstanbul'da, çeşit çeşit inanç, türlü türlü çalışma vardır. Özellikle manda taraftarları, ülkeyi bir başka yabancı devletin boyunduruğu altına koymak isteyenler çok çalışmaktadırlar. Bir gün, İzmir'e Yunanlıların çıktığı haberi gelir. Ayşe'nin kocasını, küçük oğlunu, birçok suçsuz insanla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, İstanbul'a Peyamilere gelir.

Günün birinde, Sultanahmet meydanında büyük bir miting yapılır. Mitinge kadın erkek, çoluk çocuk katılmıştır. Asıl gelenler İstanbul'un arka mahalle insanlarıdır. Minarelerin arasında çok büyük, siyah bayraklar asılmıştır. Orada halk, ülke kurtuluncaya kadar dövüşmeye, sanki and içmeye gelmiştir.

İşte bu büyük toplantıdan sonra İhsan ile Cemal, Anadolu'ya geçerler. Şiddetli bir tifo geçirdikten sonra Peyami ile Ayşe de, bir kağnıya atlayıp Kandıra köylerinde İhsan'a kavuşurlar. Bir çete kurmuşlardır. Ulusal harekete karşı koymak isteyen köylüleri yola getirirler. Peyami'yi, dilbilgisinden yararlanmak üzere, mütercim olarak Milli Müdafaa'ya verirler. Ankara'ya gelir.

Ayşe hemşire olmuş, Eskişehir'e gitmiştir. İhsan, sessiz ve çelikten bir insan gibi, yorulmak bilmeden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe'nin, İzmir kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vermişlerdir. Bu sıtmayla, sanki sırtlarına ateşten bir gömlek giymişlerdir. Peyami, büyük bir uğraştan sonra kendini İhsan'ın komutası altındaki birliğe verdirir. İhsan, bir akşam Peyami'ye, Ayşe'yi ne kadar çok sevdiğini anlatır. İkinci İnönü Savaşı'nda, alayının başında, başını kurşunlara uzatarak ölümü beklemiştir. Metristepe'de göğsünden bir kurşun yiyerek bayıldığı an her şeyin bittiğini düşünmüştür. Çok kan kaybetmiştir. Hastanede yer olmadığı için İhsan'ı bir otelde, küçük bir odaya yatırırlar. Ayşe sabahları gelir, yarasını gözden geçirir, çarşaflarını değiştirir, derecesini alır. İhsan, öğleye kadar hep bununla vakit geçirir. Bir akşam, Ayşe ile, İzmir'e inecekleri günü konuşurlar. İzmir'e ilk giren kendisi olmak şartıyla Ayşe'den kendisiyle evlenmesini ister. Ayşe bu sözü vermeden, mantosunu kapar, kaçmaya çalışır. İhsan, yarasını açarak intihara teşebbüs eder. Ayşe de ister istemez geri dönmek zorunda kalır.

Rastlantılar İhsan'a fena bir oyun oynar. Hava değişimi için Ankara'ya gönderilir. Orada, İhsan'ın isteğine aykırı olarak, bir amca kızını onunla evlendirmeye kalkarlar. İhsan bunu kabul etmez, ama dönüşte, trene binerken amcasının kızına, onu öperek veda eder. İşte kötü rastlantı burada olur; Ayşe, bu olayı görmüştür. İzmir'in kızı, o günden sonra İzmir'den başka hiçbir şey düşünmez olur. İhsan'da yırtıcı bir savaş başlamıştır; dışından düşmanlarla içinden kendi kendisiyle savaşmaktadır. İhsan, bir saldırı sırasında, tırmandığı tepenin en yüksek noktasında bir makineli ateşiyle vurulur, Peyami'nin kolları arasında hayatını kaybeder. Hemşire Ayşe de bu saldırıda vurulanlar arasındadır. Peyami, bir sedye içinde, bir asker kaputu altında onu bulur. Hemşire gömleği kana bulanmıştır. Sol kaşın üstünden iri bir yara almıştır. Ayşe'nin şehit oluşu üzücüdür: Sıhhiye Bölüğünde çalışırken komutanın şehit düştüğü haberi gelir. Bunu duyar duymaz fırlar, en ileri hatta kadar koşar, yakalayamazlar. Bir top mermisi parçasının isabetiyle, işte bu sırada vurulur.

Peyami, Ayşe'yi de, İhsan'ı da Gökçepınar'da yan yana gömdürür. Niyeti İzmir'e en önce girip, bunu Gökçepınar'da yatan Ayşe'ye anlatmaktır. Çünkü, Peyami'ye göre Ayşe hiç kimseyi sevmemiştir. Onun seveceği insan, İzmir'e ilk gelecek olan insandır.

Peyami'nin hatıra defteri böyle biter. Ameliyattan sonra, Cebeci hastanesinin iki doktoru bu konuda konuşurlar. Yedek asteğmen Peyami Efendi'nin kağıtları incelenmiştir. Ne İhsan isminde bir alay komutanı bulunmuştur, ne de Ayşe adında bir hemşire. Peyami'nin akrabası da bulunmamıştır. Bunun üzerine iki doktor, hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesinden ileri gelme hayaller olduğuna karar verirler.

6/11/2009

Yaban Kitap Özeti - Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Konu

Kitap kurtuluş savaşı sırasında cephede kolunu kaybetmiş bir subayla, askerliği yeni bitmiş bir askerin köyünde geçen olaylar anlatılmaktadır.

Özet

Sessiz ve sakin bir yerde hayatını sürdürmek isteyen Ahmet Celal, gittiği yerde, yabancı olduğundan, yaban olarak tanımlanmaktadır. Köydekilerle hiçbir bağlantısı olmamasına ve subay olmasına rağmen ona düşman gözüyle bakılmaktadır. Ülkenin tamamı işgal altında olmasına rağmen köylülerin bunu umursamaması, sonuçta; evlerinin kundaklanması, yiyeceklerinin yağmalanması, kadın ve kızlarına tacizde bulunulması onların akıllarını başlarına getirir. Bu durumu gören Ahmet Celal sevgilisini yanına alıp kaçmaya çalışır.

Ana Fikir

Vatanın elden gitmesine rağmen duyarsızlığını sürdürmesinin, cahilliğin bir sonucu olduğunu göstermesidir.

AHMET CELAL: İçi vatan aşkıyla dolu, köylülerin cahilliğini gidermek için didinen, köy yaşamına alışık olmayan birisidir.

SALİH AĞA: Sinsi bir kişiliğe sahiptir. Kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bir kişiliğe sahip.

MEHMET ALİ’NİN ANNESİ: Kendisini toprağa adamış, cahil, hiçbir şeyden habersiz ve başkalarının sözünü dinlemektedir.

BEKİR ÇAVUŞ: Askerlik yaptığından dolayı olayların kısmen farkındadır. Bulunduğu ortam itibariyle bildiklerini aktarmaktan çekinmektedir.

6/11/2009

Kiralık Konak Kitap Özeti - Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Başlıca Şahıslar
Naim Efendi: İkinci Abdülhamid döneminde nazırlık yapmış; şimdi emekli, gelenek ve törelere bağlı; olgun, fakat iradesi ve otoritesi zayıf bir adam.
Sekine: Naim Efendi’nin kızı. Babası ile kocası ve çocukları arasında kalmış; zavallı bir kadın.
Servet Bey: Naim Efendi’nin damadı, Sekine’nin kocası. Paraya ve menfaatine son derece düşkün; ahlaksız bir adam. Seniha: Naim Efendi’nin torunu. Serbest yetiştirilmiş; alafranga hayat hayranı şımarık bir kız.
Faik: Devrin ileri gelenlerinden Kasım Paşa’nın oğlu. Son derece ah­laksız, uçarı, yüzsüz bir genç.
Hakkı Çeliş: Naim Efendi’nin yeğeni. İçli bir genç; şair. Romanın he­men hemen tek müspet kahramanı.

Özet

İkinci Abdülhamid döneminde nazırlık yapmış olan Naim Efendi, emekli olduktan sonra Kanlıca’daki konağına çekilmiştir. Münzevi bir hayat yaşamak emelindedir. Fakat damadı Servet Bey ve torunu Seniha, Naim Efendi’nin böyle bir hayat yaşaması­na fırsat vermezler. Servet Bey ve kızı Seniha, alafranga hayat düşkünüdürler. Baba-kız, ikisi de ahlaken zayıf insanlardır. Seni­ha, Faik Bey ile gayri meşru ilişkiye girer, sonra onunla birlikte Av­rupa’ya kaçar. Birinci Dünya Savaşı, bir kısım insanları daha çok yoksulluğa düşürürken, bir kısım insanları da “harp zengini” yap­mıştır. Servet Bey bu ikincilerdendir. O, artık iyice yoksul düşen Naim Efendi’den kurtulmak ve istediği hayatı yaşamak, gayri meşru iş ilişkilerini devam ettirebilmek için konaktan ayrılarak Beyoğlu’nda bir apartmana taşınır. Avrupa’dan tam bir rezaletle dönen kızı Seniha’yı bile kirli işlerinde kullanır. Son derece geniş mez­heplidir.
Bu arada Naim Efendi, oturduğu konağı kiraya vermek, kardeşinin yanına taşınmak ister ama, artık iyice harap vaziyetteki konağa talip çıkmaz. Bu arada ümitsiz bir aşkla yıllarca Seniha’yı sevmiş olan Hakkı Çeliş, Çanakkale Savaşı’na gönüllü olarak katı­lır ve kendisinden beklenmeyen bir şekilde kahramanca şehit olur. Cepheden dönen bir subayın verdiği bu habere Seniha kayıtsız kalır.
Naim Efendi, bu değişen dünyaya, çöken ve darmadağın olan ailesine şaşıp kalarak konağındaki yapayalnız hayatına de­vam eder.

Değerlendirme

Kiralık Konak, 1920 yılında İkdam’da tefrika edildi, 1922′de ilk baskısı yapıldı. Romanda anlatılan olaylar, Bi­rinci Dünya Savaşı sırasında cereyan ettiğine göre, Kiralık Konak, “sıcağı sıcağına” yazılmış bir romandır denilebilir.

Roman, Osmanlı Devleti’nin yıkılış günlerinde Türk cemiyetinin en önemli unsuru olan ailenin nasıl çürüdüğünü ve yıkılıp gittiğim hikâye eder. Bir kısım insanımızda görü­len batılılaşma veya alafrangalaşma arzusu ile bu alafranga hayata ayak uydurma ve o tarzda yaşama gayreti, bu felake­tin en önemli sebebidir. Araba Sevdası’ndan itibaren Felâtun Beyle Rakım Efendi, Yaprak Dökümü, Fatih-Harbiye gibi belli başla ve başarılı romanlarda hep bu tema ve aşağı yukarı aynı bakış açısıyla işlenmiştir: Batılılaşma veya alaf­rangalaşma meselesi en fazla aileyi vurur. Aile yara alınca top­lumda hiç bir sağlam değer ve kurum kalmaz!

Bu saydığımız romanların hemen hepsinde yapı aynı­dır. Ahmet Mithat Efendi, Reşat Nuri ve Peyami Safa da, tıpkı Yakup Kadri gibi bir tarafta muhafazakâr, millî ve ma­nevî değerlere bağlı insanlarla -ki bunların çoğu yaşlılardır-alafranga hayata özlem duyan, şımarık, züppe, iyi yetiştiril­memiş, ahlaken zayıf insanları karşı karşıya getirirler. “Bu ikinciler genellikle gençlerdir.

Beyoğlu hayatı her bakımdan onlara cazip gelir. Bu hayatın en önemli unsurları eğlence, içki, kumar ve zinadır. Yukarıda adlarını saydığımız bu romancılarımız, alafranga­laşmayı tam bir ahlak çöküşü addetmekte birleşirler. Kiralık Konak’ta örnek alınan aile yıkılır: Yaprak Dökümü’nde çok güç şartlarda ve büyük firelerle devam eder görünür (zahiri kurtuluş söz konusudur ama, hayır, sararmış yaprak­lar dökülür; aile artık eski aile değildir). Fatih-Harbiye’de ise tekrar eski sağlam yapısına kavuşur. Çünkü romanın kahramanı Neriman Fatih’e -manevi değerlere, geleneklere, yaşadığı dengeli dünyaya geri dööner.

Kiralık Konak romanında Konak, bir semboldür. Ki­ralanan şey, aslında bir medeniyet ve hayat tarzıdır. Ro­manda, ferdi meselelerin ön plânda olduğu görüntüsüne rağmen aslında bir medeniyet hesaplaşması vardır. Yakup Kadri şöyle diyor:

“İstanbul’da iki devir oldu: Biri İstanbulin; diğeri Re­dingot devri… Osmanlılar hiçbir zaman bu İstanbulin dev­rindeki kadar zarif, temiz ve kibar olmadılar. Tanzimat-ı Hayriye’nin en büyük eseri İstanbulinli İstanbul efendisidir. Bu kıyafet dünyaya yeni bir insan tipi çıkardı ve Türkler bu kıyafet içinde ilk defa olarak vahşi Asya ve haşin Avru­pa’nın arasında gayet hususi bir millet gibi göründü, (s. 6)

“Sonra Redingot devri geldi ve redingot içinden yarı uşak, yarı kapıkulu riyakâr, adi bir nesil türedi. Bu neslin en yüksek, en kibar simalarında bile bir ’saray hademesi hali vardı. Bunların elinde konak hayatı, birdenbire köşk hayatı­na intikal ediverdi. Ne yaşayışın, ne düşünüşün ne giyinişin üslûbu kaldı. (s. 6-7)

Yakup Kadri’ye göre bu medeniyet denemesinin so­nucu şudur: “O kadar necabet ve sahabetle başlayan o büyük Tanzimat cereyanı döne dolaşa nihayet İstanbul’un ortasına Seniha gibi bir kadınla, Faik bey gibi bir erkek örneği bıra­kıp geçmişti. Türk dehasının yaptığı bu medeniyet tecrübesi de gelmiş ve gelecek nesillere acı bir imtihan olmaktan baş­ka bir şeye yaramamıştı.” (s. 136)

Kiralık Konak romanının tezi aşağı yukarı bu cümlelerle ifade edilmiştir.

Hayatının önemli bir kısmında -hususiyle gençlik yıl­larında samimî bir batı (Yunan Medeniyeti) hayranı olan Yakup Kadri, kendi “batıcılığını” Hakkı Çeliş vasıtasıyla sa­vunur. Hakkı Çeliş de batı’yı biliyor ve seviyor ama o, Verlaine’i ve Claudel’i okuyor. Yakup Kadri’ye göre batılılaş­manın sırrı buradadır. Ona göre Hakkı Celis’in dejenere ol­maması, batıyı yüksek tabakasından tanımış olmasındandır.

Yazarın bir yerde (s. 85) Seniha’nın gözüyle baktığı konakta, konağı küflenmiş olarak görür. “Seniha bu konak­ta küfleniyordu!” Aynı korku ve tiksinti Fatih-Harbiye’deki Neriman’da da vardır. Aslında söz konusu ettiğimiz bu iki romanda nerede eski medeniyetimizden söz açılsa, orada bir harabiyet ve küflenmeden bahsedilir.

Kiralık Konak romanının son derece sağlam bir yapı­sı vardır. Kahramanların birbiriyle münasebetleri mantıklı ve inandırıcıdır. On altı bölümlük romanın ilk bölümünde Naim Efendi, ikinci bölümünde Seniha tanıtılır. Sonraki bö­lümlerde kahramanlar birer ikişer romana dahil olurlar. Ve aralarındaki münasebet son derece gerçekçi ve tutarlı bir şekilde gelişir, devam eder.

Romanın kahramanları başarılı bir şekilde tasvir ve tahlil edilmiştir. Ailenin yapısı bakımından hâkim durumda­ki Naim Efendi’nin âciz, zavallı, iradesiz ve mütevekkil bir insan oluşu; hadiselerin kontrolden çıkmasının en önemli sebebidir. Naim Efendi, Fatih-Harbiye’deki Faiz Bey’e ben­zemekle birlikte, onun kadar konağının ve inandığı değerle­rin sahibi ve koruyucusu değildir.

Faik Bey, Seniha, Servet Bey hırslıdırlar. Bu hırs uğ­runa yapmayacakları rezalet yoktur. Yakup Kadri, Seniha tipini ayrıntılı bir biçimde ele alır. Çünkü romanda cereyan eden hadiseler hep onun etrafında gelişir. Seniha’nın ruh halinin en önemli yanı “hep canının sıkılıyor ve gönlünün avunamıyor” olmasıdır. Bu haliyle Seniha, romanda adeta Servet-i Fünûn şair ve yazarlarını temsil eder. Onun Avru­pa’ya kaçması bu bakımdan son derece manidardır.

Hakkı Çeliş, romanın yegâne müspet tipidir. O, saf ve masum bir insandır, şairdir. Sağda solda, localarda, ku­lüplerde harp zenginleri yiyip içip eğlenirken, Servet Bey, günlerini Cercle D’Orient’da geçirirken, Hakkı Çeliş “Bu acaip âlem”e şaşar kalır. Yakışıklı, güzel konuşan, kültürlü bir genç olmasına rağmen Hakkı Çeliş, macera peşinde ko­şan bir insan değildir. Seniha’nın zaaflarını ve rezaletlerini bilmesine rağmen, onun karşılıksız ve derin bir aşkla sever. Bu hülyalı adamın gönüllü olarak askere yazılması, Çanak­kale Savaşına katılması ve orada şehit düşmesi romanın en önemli trajik unsurudur.

Romanda üç nesilden kesitler verilmiştir. Birinci Ne­sil (Naim Efendi ve kız kardeşi) sağlam; ikinci nesilde (Naim Efendinin kızı Sekine ve Damadı Servet Bey) erkek bozuk, kadın sağlam; üçüncü nesilde her ikisi de bozuktur. Aynı değerlendirmeye Fatih-Harbiye romanında da rastlıyoruz. Bu iki roman arasındaki en önemli fark, Yakup Kadri’nin, alafrangalığın cinsî temayülleri üzerinde durmasıdır.

Romanda ilgi çekici değerlendirmelerden birisi de Faik Bey’in babası Kasım Paşa’nın insan ölçüsü’dür. Naim Efendi, Faik Bey’in torunuyla olan gayri meşru ilişkisini şi­kâyet etmek için Kasım Paşa’ya gittiğinde Paşa, oğlunu sa­vunur: “Faik Fransız’dan iyi Fransızca konuşur, Fransızca kitabeti harikuladedir” (s. 85). Böyle bir gencin ahlâksız ol­ması mümkün müdür? Naim Efendi bu savunmaya şaşar kalır. Uzak değil, daha Tanzimat yıllarında -romanın yazılı­şından 30,40 sene evvel- ahlâk terbiye ve görgünün yanında Türkçe bilmek, güzel konuşmak ve yazmak bir marifet ve maharet iken 1920′lerde Fransızca bilmek ve konuşmak merakı bu alafrangalaşmak sevdalılarında bir tutku halini al­mıştır. Alafranga hayatı roman konusu yapan Recaizade Ekrem ve Peyami Safa gibi Yakup Kadri de o hayata koz­mopolit kelimelerle giriyor. Yakup Kadri, İronik bir üslûpla ve kelimelerle oynayarak o hayatla alay ediyor: Redingot, lüstrin kaloş, arnuvo, rokoko, letarji, pisalüye, şezlong, sigar, suvare, tamperaman, penyuvar, sonnet, tripo, palas hayatı, bulvar, egzotik, Hotel deş L’etrangers, aperetif, ekarte, piket, vualet, levanten, salle a manger, fumoir, concierge, aml de la maison, Cercle D’Orient… ilh. bu dünyanın vazgeçilmez keli­meleridir.

Her sayfada ince bir alay var. Bu ironik üslûp, Hakkı Celis’in şehadetini anlatan son sayfalarda zirveye ulaşır. Ya­kup Kadri, mizahı yeterince, kararında ve ustaca kullanma­sını bildiği kadar, Türkçe’yi de son derece ustalıklı kullanan bir romancımızdır.

Kiralık Konak, temposu ağır bir romandır. Hadiseler ikinci plândadır. Önemli olan, insanlar; onların hayata ve çevreye bakışları, hırsları, emelleri ve zaaflarıdır. Bu bakım­dan Kiralık Konak hem bir sosyal roman; hem de son dere­ce başarılı bir karakter romanıdır.

6/11/2009

Sergüzeşt Kitap Özeti - Sami Paşazade Sezai

Sergüzeşt
Samipaşazade Sezai

KİTABIN ADI SERGÜZEŞT
KİTABIN YAZARI SAMİ PAŞAZADE SEZAİ
YAYIM EVİ VE ADRESİ BAŞBAKANLIK BASIMEVİ ANKARA
BASIM YILI 1984

KİTABIN KONUSU:
Evinden ayrılan küçük bir kızın başından gecen olaylar dramatize edilerek anlatılmıştır. Kızın başından gecenler oldukça acıklıdır. Uzun bir süre kölelik hayatı yaşamıştır.

KİTABIN ÖZETİ:
Evinden ayrılıp bir gemi ile yurdundan uzaklaşan küçük kız, onun gibi başka bir esir kız ile birlikte neresi olduğunu bilmediği bir yere getirilmiştir. Bu kızı bundan sonra birçok sürprizler beklemektedir.
İlk olarak kız (henüz bir ismi yoktur), yaşlı fakat zengin bir kadını yanına ona hizmet etmesi amacıyla satılmıştır. Küçük kız burada tam bir esaret hayatı yaşamaktadır. Sürekli olarak buradan nasıl kurtulabileceğinin planlarını yapmaktadır. Bu evin hanımının yanı sıra hanıma hizmet etmekte olan başka bir kadın da kıza baskı yapmaktadır. Bu durum kızı yıpratmakta, zaten bir umudu olmayan yaşamdan onu iyice somutlamaktadır. Bir gün kız bu evden kaçmayı iyece kafasına taktığı bir anda bir gece yarısı evden kaçar. Çevreyi pek tanımadığı için saatlerce yürür fakat bir yerede yorgun bir şekilde yere yığılmaktan başka çaresi yoktur. Yerde kaldığı bölgede bir evin bahçe kapısının önüdür.
Sabah olunca evin hizmetlilerinden biri kızı farkeder ve onu içeri almak için yaşlı ev sahibine danışır. Oda bunu çok olumlu bir şekilde karşılar ve hemen yardım etmek niyetiyle onu yanına alır. İlk olarak karnı doyurulur, güzel bir uyku çektirirlir. Daha sonra kız kendine gelince ona neler olup bittiği sorulur. Oda analatır evin hanımı kızın yaşadıklarını duyunca çok üzülür ve ona yardım edeceğini söyler, kızdabuna çok sevinir. Evin hanımı ona sahibinden izin alacağını ve artık kendi yanında kalacağını söyler. Bunun için hanımı kızın kaçtığı eve gider. Ve onu yanına almak istediğini söyler. Fakat kadın bunu onur meselesi yaparak kabul etmez. Bundan sonra kızda eski evine geridöner. Bu olay kızı çok etkilemiştir. Çünkü daha önce kaçtığı eve tekrar dönmüştür. Gider gitmez yine hiç hoş olmayan durumlarla karşılaşmıştır.http://www.kitap.kalemguzeli.net
Günler böyle geçip giderken birgün Mustafa bey evin sahibi birkaç yıl önce işlediği bir hatadan dolayı bir çok borcu olmuştu ve bu borçları ödemek için karısıyla tartışırdı. Birgün karısıyla beraber kızın satılmasına kara veridler.
Kızın adı kaçtığı evde hanımın onu çok güzel bulması üzerine ‘dilber’ olarak koyulmuştu. Bundan sonrada ona ‘dilber’ olarak seslenilmeye başlandı. Dilber kendisi hakkında satılması kararının alınmasından sonra bir esirciye satıldı. Ve Dilber’in bütün hayatı bu yönde değişti. Dilber bundan sonra belli bir süre esir hayatı yaşamıştır. Bu süre içinde bir çok kendisi gibi esir hayatı yaşamış olan kız arkadaşları olmuştur. Onların hayatlarını dinledikçe aslında kendi hayatının okadarda kötü olmadığının farkına varmıştır. Daha nice insanların kendisi gibi cefa çektiğini anlamıştır. Buradaki bir çok kızın çeşitli meziyetleri vardır. Bir tanesi çok iyi bir şekilde ud çalmaktadır bu yüzden çoğu yerden çağrılmaktadır. Dilber’de onun gibi ud çalabilmeyi çok istemektedir.
Dilber’e bir gün bir talip çıkmıştır, ve Dilber’de o eve gitmek zorunda kalmıştır zaten onun böyle bir şeyi isteyip istemediği pek önemli değildir, önemli olan bir kaç kişinin işinin görülmesidir.http://www.kitap.kalemguzeli.net
Dilber’in gittiği bu evde ona bir esir gibi değil, bir insan gibi yaklaşılması onu çok etkilemiştir. Evde bir hanımefendi, onun kocası ve onların tek oğlu olan Celal bey bulunmaktadır. Celal bey aynı zamanda bir ressamdır. Yaptığı porrelerle ün kazanmıştır. Dilber’i evde görünce o da çok şaşırmıştır. Çünkü Dilber’i Cleopatra’ya benzetmişti. Celal bey yalnız yaşadığı için kız arkadaşı ya da sevgilisi yoktur. faKat Dilber’I gördüğü andan itibaren içinde bir kıvılcım oluşmuştur. İlk zamanlarda Dilber’de buna bir karşılık doğmamış fakaat günler geçtikçe Dilber’de onaa karşı ilgi duymaya başlayacaktır. Celalbey Dilber’I boş bulduğu zamanlarda odasına çağırıp onun resimlerini yapmaya başlamıştır. Kimi zaman nü resimlerinide çalışır. Dilber’in bebeksi vücudunu gördüğü zamanlarda daha önce hç yaşamadığı duyguları tadıyordu. Ona her baktığında onun daha değişik bir güzelliğini yakalıyordu. Günler geçtikçe Dilber zamanının büyük bir kısmını Celal beyin yanında geçirmeye başlar. Böylelikle Celal beyin Dilber’e olan aaşkı da diğer ev halkı tarafından da öğrenilir. Bu arada Celal bey açıkça aşkını Dilber’e de belli etmeye başlar. Dilber bu olaya ilk önceleri çok şaşırır. Çünkü böyle bir şeye asla imkan vermez. Bunun nedeni de onun esir kız olmasıdır. Daha ssonraları Dilber de Celaal beye karşılık vermeye başlar. Günler geçtikçe onlar aşklarını bariz bir şekilde yaşarlar. Evin baahçesinde yıldızları seyrederler, beraber gezerler. Fakat bu durum Celal beyin annesini olddukça rahatsız eder ve buna akarşı bir önlem almak ister. Bu beraberliği bitirmek için Dilberi Celal beyin evde olmadığı bir zamanda bir esirciye satar. Tabii Dilber’in yapacak birşeyi yoktur. Celal bey daha sonra eve döner ve ilk olarak Dilber’in nerede olduğunu sorar önce bunu öğrenemesede daha sonra öğrenir fakat onu bütün aramalrına rağmen bulamaz. Bundan sonraki bütün hayatı boyunca oda Dilber’de mutlu olamaz.
Bundan sonra ikiside hiç mutlu olmadığı gibi bu olay biçare dilberi intihara kadar sürükler bu yaptıklarına Celal bey’in aileside çok pişman olur ama yapabilecek bir şey yoktur.

KİTABIN ANA FİKRİ:
Kitabın ana fikri evinden ayrılan bir insanın başına her zaman hertürlü kötülüğün gelebileceği bunlardan kurtulma yolununda sadece kendi elinde olduğu kimseden yardım alamayacağı tek başına kalacağı.http://www.kitap.kalemguzeli.net

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap çok ağır bir dille yazılma mıştır fakat ara ara anlaşılamayan sözcüklere rastlanabilir yinede kitap bize kölelik hayatından bahsettiği ve bilgilendirdiği için oldukça önemli bir kaynak niteliğindedir ve yararlanabilecek seviyededir. Bence kitap herkes tarafından beğeniyle okunabilir. Oldukça sürükleyicidir.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
1860′ta İstanbul’da doğdu. Devrin ileri gelen isimlerinden Sami Paşa’nın oğludur. Özel öğrenim gördü. 20 yaşına kadar resmi bir görev almayıp, edebiyat konusundaki bilgilerini artırmayı tercih etti.
1880′de Evkaf Nezareti Mektubi Kalemi’ne memur oldu. Babasının ölümünden sonra da Londra Elçiliği İkinci Kâtipliği’ne atanan Sezâi, orada kaldığı 4 yıl boyunca İngiliz ve Fransız Edebiyatlarını yakından izledi. Elçilikteki görevinden İstifa ederek İstanbul’a döndüğünde İstişare Odası’na memur oldu. 7 yıl süren bu ikinci dönem memuriyetinde (1885-1901) sanatını olgunlaştırdı.
Sergüzeşt adlı romanı yüzünden göz hapsine alındığını düşünerek bundan kurtulmak için Paris’e gitti ve Meşrutiyet’in ilanına kadar da orada kaldı (1908). İstanbul’a döndüğünde Madrid Elçisi olarak görevlendirildi.
Birinci Dünya Savaşı başlayınca Madrit’ten İsviçre’ye geçti, savaşın sonuna kadar burada kaldı. Mütareke devrinde emekli olarak İstanbul’a döndü (1921). Son yıllarında kendisine, Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla “Hidamat-ı vataniyye tertibinden” maaş bağlandı (1927) ve 26 Nisan 1936 tarihinde İstanbul’da öldü.

Son Yazılarım

Reklam

Arkadaşlarım

Reklam

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı
Copyright 2006-2007 Edebi Cin Blogu Tüm Hakları Saklıdır